Beyni Yeniden Kodlama Programı™ Nedir? Nöroplastisite, Bilinçaltı ve Duygusal Regülasyon Üzerine Bir Söyleşi
- Başak

- 6 Oca
- 14 dakikada okunur

Sunduğunuz Beyni Yeniden Kodlama Programı™ nedir? Bu programın doğuş hikâyesini ve temel hedefini anlatabilir misiniz?
Beyni Yeniden Kodlama Programı™, insanı yeniden inşa etmeyi değil; zihin, kalp ve beden arasındaki doğal koordinasyonu yeniden hatırlatmayı amaçlayan bir çalışma sistemidir.
Bugün nörobilim çok net bir gerçeğe işaret ediyor: İnsan yalnızca düşünen bir beyin değildir. Aynı anda hisseden bir duygu sistemi ve sürekli sinyal veren bir bedensel yapı ile karar alır. Gerçek zekâ, bu üç alanın ne kadar uyum içinde çalışabildiğiyle doğrudan ilişkilidir.
Günümüz koşullarında zorlanan şey potansiyel değildir; uyumdur. Zihin hızlanır ama regüle değildir. Duygular vardır ama yön veremez. Beden uyarır ama çoğu zaman göz ardı edilir. Bu kopukluk, kişinin “biliyorum ama olmuyor” hissinde sıkışmasına yol açar. Bu içsel dağınıklık, zamanla bireyin karar alma biçimine ve ilişkilerine de yansır.
Bu noktada, özellikle yüksek tempo ve sorumluluk altında çalışan kişilerde tablo daha görünür hâle gelir. İş dünyasında bunun karşılığı; karar yorgunluğu, tükenmişlik ve tutarsız tepkiler olarak karşımıza çıkar. Kişi yetkindir, deneyimlidir, hatta başarılıdır; ancak sistemi dağınıktır.
Bu durumu bir ekip dinamiği gibi düşünmek mümkün.Top bazen zihindedir; analiz gerekir.Bazen kalbe geçer; yön ve anlam gerekir.Bazen beden devreye girer; durmak, dayanmak ya da ritmi değiştirmek gerekir.Oyunu kazandıran şey, tek bir oyuncunun sürekli sahnede olması değil; doğru anda doğru oyuncunun liderliği alabilmesidir.
Programın doğuş noktası da tam olarak bu gözlemdir. “Blueprint” adını verdiğimiz yaklaşım, zihin, kalp ve bedenin aslında birlikte çalışmak üzere tasarlanmış bir sistem olduğunu hatırlatır. Sorun kapasite eksikliği değil; bu sistemler arasındaki doğal paslaşmanın kopmuş olmasıdır.
Bu nedenle Beyni Yeniden Kodlama yaklaşımı, hızlı düşünmeyi değil; regülasyonu merkeze alır. Çünkü bugün bildiğimiz şey nettir: Yüksek zekâ, yüksek uyum kapasitesidir.Ve gerçek değişim, bu uyum yeniden kurulduğunda başlar.

Programınızda theta healing, somatik farkındalık, nefes ve EFT gibi farklı teknikler yer alıyor. Bu farklı disiplinlerin bir arada kullanılmasının amacı nedir?
Programda farklı disiplinleri bir arada kullanmamızın temel nedeni şu: İnsan tek bir yerden çalışmaz; zihin, duygu ve beden aynı anda devrededir. Bu alanlardan yalnızca birine odaklanıldığında, diğerleri geride kalır ve dönüşüm kalıcı olmaz.
Bunu genellikle mutfaktan bir örnekle anlatırım. Elinizde çok iyi bir tarif olabilir, malzemeler de kusursuzdur. Ama mutfakta ritim bozulmuşsa sonuç yine istediğiniz gibi olmaz. Şefin eli acele eder, omuzları gergindir, dikkati sürekli başka yere kayar. O an sorun tarifte değil; ritimdedir. Zihin–beden–duygu ilişkisi de tam olarak böyle çalışır.
İnsan bilinç düzeyinde ne yapmak istediğini bilir. Ancak bilinçaltında yıllar içinde oluşmuş kayıtlar vardır: aileden gelen kalıplar, geçmiş deneyimler, bedende biriken stres ve öğrenilmiş tepkiler. Bu katmanlar aynı anda devredeyken, tek bir yerden çalışmak yeterli olmaz.
Bu nedenle programı tek bir teknik üzerine kurmuyoruz; aynı sistemi farklı kapılardan hizalıyoruz.Nefes çalışmaları, zihnin hızını düzenler; sisteme sakinlik ve ritim kazandırır.Somatik farkındalık, bedenin ne taşıdığını görünür kılar; gerginlikleri ve bastırılmış tepkileri fark etmeyi sağlar. EFT, duygusal yüklerin ve öncelik karmaşasının düzenlenmesine yardımcı olur.Theta beyin dalgası temelli çalışmalar ise öğrenmenin ve yeniden yapılanmanın en açık olduğu zihinsel zemini oluşturur.
Bu alanlar birlikte hizalandığında şunu görürüz: Zihin öncelik sırasını koruyabilir, duygusal esneklik artar ve beden duruma adapte olabilir. Avantajın neden her zaman fark eden tarafta olduğunu da tam bu noktada anlarız.
Programdan çıkan insanların en sık söylediği cümle şudur: “Hayatım aynı ama ben artık aynı yerden bakmıyorum.” Bu, iyi hissetmekle ilgili bir mesele değildir. Bu, beynin ve bedenin yeni bir çalışma düzeni öğrenmesiyle ilgilidir. Nöroplastisite dediğimiz süreç de tam olarak budur.
Ben bu programda insanlara ne düşüneceklerini öğretmiyorum. Zihinle bedenin aynı mutfakta, aynı ritimde çalışmasını sağlıyorum. Ve bu sağlandığında, kararlar daha net, yükler daha hafif ve yön kendiliğinden daha belirgin hâle geliyor.
Online ve yüzyüze seans seçeneği sunuyorsunuz. Bu iki yaklaşımın katılımcı üzerindeki etkileri açısından farkları nelerdir?
Benim için bir çalışmanın etkisini belirleyen şey format değil; danışanın kendini ne kadar güvende ve temas hâlinde hissedebildiği. Bu yüzden bireysel çalışmalarda her zaman öncelik danışanın tercihidir. Süreci, kişinin en rahat olduğu zeminde ilerletmek dönüşümün kalitesini doğrudan etkiler.
Online seanslar, özellikle son yıllarda birçok danışan için daha korunaklı bir alan açıyor. Kişi kendi alanında, alışık olduğu bir ortamda çalıştığında beden daha hızlı gevşiyor, savunma daha çabuk düşüyor. Bu da dikkatin içe dönmesini ve çalışmanın daha derin ilerlemesini kolaylaştırıyor.
Online format, doğru yapı kurulduğunda, odak ve süreklilik açısından oldukça güçlü bir zemin sunuyor. Yüz yüze çalışmaları farklı kılan ise temasın ve birlikte olmanın yarattığı ortak alan. Özellikle grup, takım çalışmaları ve etkinliklerde aynı mekânda bulunmak, doğal bir güven ve rahatlama hissi oluşturuyor. Bu ortak zemin, dikkati tek bir noktada topluyor ve süreci daha interaktif, canlı bir deneyime dönüştürüyor. Ortaya çıkan sinerji, bireysel farkındalığın ötesine geçerek kolektif bir etki yaratıyor.
Bunu bazen şöyle anlatıyorum: Bazı çalışmalar sakin bir odada, tek başına yapılan derin bir iç düzenleme gibidir; bazıları ise aynı ritimde nefes alan bir grupla birlikte ilerler. İkisi de değerlidir, ama ihtiyaçları ve etkileri farklıdır.
Bu nedenle online ve yüz yüze çalışmaları bir alternatif olarak değil, birbirini tamamlayan iki ayrı alan olarak görüyorum. Hangi format seçilirse seçilsin, temel hedef değişmez: Kişinin sürece güvenle girebildiği, dikkatin dağılmadığı ve çalışmanın gerçekten temas edebildiği bir alan yaratmak.

Theta Healing ile çalışmanın bireyde yarattığı dönüşüm süreci nasıl işler? Kısa bir örnekle açıklayabilir misiniz?
Theta Healing ile çalışmada dönüşüm, yaşanan olayın kendisini değiştirmekle değil; o olaya yüklenen anlamı fark etmekle başlar.
Bunu genellikle basit bir örnekle anlatıyorum. Bir bardak düşünelim. İçinde su var; ne tam dolu ne de boş. Gözün gördüğü şey nettir: cam ve su seviyesi. Bu, bilincin ilk algısıdır. Ancak zihin devreye girdiği anda, farkında olmadan bir anlam üretir: “Eksik.” “Yeterli.” Bilinçaltı tam olarak burada çalışır. Nesnelerle değil, onlara bakarken içimizde beliren anlamlarla ilgilenir.
Theta Healing çalışmasında olan şey, kişinin içinde bulunduğu anı değiştirmek değildir. Kişi aynı anın içinde kalır; ancak o ana eşlik eden bakışı ayırt etmeye başlar. Bu farkla birlikte şunu net biçimde görür: “Ben şu an yaşadığım şeyi değil, ona yüklediğim anlamı deneyimliyorum.”
Bir başka örnek vereyim. Bir toplantıda sessizlik olur. Ses yoktur, bakışlar masadadır, bir bekleyiş hissi vardır. Bu, odadaki herkes için aynı sahnedir. Ancak biri için bu sessizlik rahatlatıcıdır, bir başkası için huzursuz edicidir, bir diğeri için ise nötrdür. Sessizlik değişmez. Oda değişmez. Değişen, bu sessizliğe içimizde verilen anlamdır.
Theta Healing çalışmasında kişi tam bu ayrımı yapmayı öğrenir. Bilinç devreye girdiğinde, bilinçaltı kalıplar mutlaklığını kaybeder. Bu süreci desteklemek için Silva Method gibi zihinsel çalışmalardan da yararlanıyorum. Kişi aynı sahneyi zihninde yeniden deneyimler; ancak bu kez tek bir yoruma sıkışmadan. Zihin, aynı duruma farklı açılardan bakmaya alışır. Bilinçaltı da buna yanıt verir: yeni bir bakışa aşina olmaya.
Zihin, kalp ve beden aynı yönde hizalandığında eski anlam geri çekilir. Silinmez; ancak artık ön plana çıkmaz. Dönüşüm tam olarak budur.
Hayat değişmez. Bardak hâlâ aynı bardaktır. Sessizlik hâlâ sessizliktir.Ama kişi artık tek bir anlamın içinde yaşamaz.Ve bu, hayatın içinden daha doğal, daha akışkan bir şekilde ilerlemesine alan açar.
Somatik farkındalık ve nefes tekniklerini programınıza dahil etme fikri nasıl gelişti? Bu yöntemlerin bilimsel temelleri var mı?
Gün içinde bizi zorlayan şeylerin çoğunu değiştiremiyoruz. Eşimizin söylediğini, yöneticimizin tonunu, iş arkadaşımızın tavrını, çocuğumuzun tepkisini… Aynı insanlar, aynı ortamlar, aynı cümleler.
Ama genellikle şunu fark etmiyoruz: Her duruma gerçekten anında bir karşılık vermek zorunda mıyız? Ya da her şeye hemen bir tepki vermek mi gerekir? Çoğu zaman bu soruyu sormadan yaşıyoruz. Sanki arada hiç boşluk kalmamalıymış gibi; hemen bir şey söylemeli, hemen bir tavır almalı, hemen bir tepki vermeliyiz gibi.
Somatik farkındalık ve nefes çalışmaları programa tam da bu noktadan girdi. Çünkü “tepki” dediğimiz şey, çoğu zaman bilinçli bir seçimden önce şekilleniyor. Ve burada nefes kilit bir rol oynuyor.
Nefes daraldığında algı alanı da daralıyor. İnsan, yaşadığı durumu tek bir yerden okumaya başlıyor. Nefes ritmini bulduğunda ise bedendeki yük geri çekiliyor; zihin aynı duruma daha geniş bir yerden bakabilir hâle geliyor. Bu, basit bir sakinleşme tekniği değil. Bu, yerinde ve ölçülü karşılık verebilme kapasitesinin yeniden erişilebilir olması.
Bilimsel olarak da bunun karşılığı net. Bedenden gelen sinyalleri fark edebilme kapasitesi; dikkat, duygu düzenleme ve karar alma süreçleriyle doğrudan ilişkili. Nefes ise bu zincirde bilinçli olarak temas edebildiğimiz en hızlı ve en doğrudan alan.
Bu nedenle somatik farkındalık ve nefes çalışmalarını programa “iyi hissettirmek” için eklemedim. Zihinsel çalışmaların gerçekten işlemesi için zemin oluşturdukları için dahil ettim. Çünkü mesele, hayatta neyle karşılaştığımız değil; o ana nasıl girdiğimiz.
Ve çoğu zaman fark yaratan şey, verdiğimiz cevap değil; cevaptan önce kendimize tanıdığımız o küçük alan oluyor.

“Beyni Yeniden Kodlama” terimini sıkça vurguluyorsunuz. Bu, klasik terapi yaklaşımlarından nasıl ayrılıyor?
Son yıllarda “rewiring”, “neural pathways” ve “brain retraining” gibi kavramların daha sık konuşulmasının temel nedeni şu: Nöroplastisite artık bir teori değil; işleyen bir biyolojik gerçek olarak kabul ediliyor. Beynin, deneyime bağlı olarak sinirsel bağlantılarını yeniden düzenleyebildiğini biliyoruz.
Nöroplastisite yalnızca öğrenmeyi değil; beynin dengeye gelmesini, uyumlanmasını ve kendini onarmasını da mümkün kılar. Bu nedenle literatürde son yıllarda “self-healing” kavramı daha görünür hâle geldi. “Beyni Yeniden Kodlama” ifadesi de tam olarak bu mekanizmayla çalışan çağdaş bir yaklaşımı tarif eder.
Burada yapılan şey, geçmişi uzun uzun analiz etmek ya da anlatıyı genişletmek değildir. Odak noktası; tekrar eden iç hâllerin ve tepkilerin beyinde nasıl yerleştiği ve bu yerleşimin hangi deneyimlerle değişebildiğidir. Çünkü beyin, tekrar eden deneyimi öğrenir; tekrar düzeni değiştiğinde, tepki yolu da değişir.
Klasik terapi yaklaşımları çoğu zaman farkındalık ve içgörü üzerinden ilerler. Beyni Yeniden Kodlama yaklaşımı ise nöroplastisite mantığıyla çalışır. Merkezde yorumdan çok uygulama ve tekrar vardır. Seanslar, beynin self-healing kapasitesini devreye sokan ve yeni bir sinirsel örüntünün oluşmasına zemin hazırlayan yapılandırılmış deneyimler içerir.
Bu nedenle değişim, söylenen cümlelerden çok günlük hayatta gözlemlenen somut farklarla okunur. Tepkilerin süresi kısalır, yoğunluğu azalır, karar alma süreçleri daha net hâle gelir.
Bu yaklaşımı “new age” yapan şey kullanılan kelimeler değil; ölçüsüz, hız odaklı vaatlerdir. Burada amaç hızlı dönüşüm iddiası değil; beynin öğrenme, uyumlanma ve yeniden dengeleme biyolojisiyle uyumlu bir süreç oluşturmaktır.
Özetle, Beyni Yeniden Kodlama, nöroplastisiteye dayanan modern bir çalışma biçimidir. Klasik terapiden temel farkı; içgörüyü merkeze almak yerine, beynin öğrenme, uyumlanma ve self-healing mekanizmasını doğrudan hedeflemesidir.
Site üzerinde verilen referanslara baktığımızda insanların duygusal yüklerden, stres ve bilinçaltı tepkilerinden kurtulduklarını görüyoruz. Bu dönüşüm sürecinin ortalama süresi ve insanların geri bildirimleri sizce ne ifade ediyor?
Öncelikle şunun altını net bir şekilde çizmek isterim: Kimse kimseyi değiştiremez. Dönüşüm ancak kişi istediğinde ve kendi iradesiyle sürecin içine girdiğinde başlar. Dışarıdan bir “düzeltme” beklemek yerine, kişinin kendi kendini düzenleyebileceğini fark etmesi, bu çalışmaların en temel eşiğidir. Self-healing dediğimiz şey de tam olarak buradan doğar.
Bu noktada stresin anlamı da değişir. Stres, bastırılması ya da kaçılması gereken bir durum olmaktan çıkar; kişinin nerede zorlandığını ve neyin yeniden düzenlenmesi gerektiğini gösteren bir sinyal hâline gelir. Kişi bu sinyali okumayı öğrendiğinde, süreç hızlanmaz ama derinleşir. Çünkü artık kaçmak yerine temas vardır.
Sitede yer alan geri bildirimleri bu yüzden “ne kadar sürede değiştiler?” sorusundan çok, “ne fark ettiler?” sorusu üzerinden okumayı daha doğru buluyorum. İnsanların ortak olarak ifade ettiği şey; bir anda başka bir hayata geçmek değil, aynı hayatın içinde daha sakin, daha net ve daha az reaktif bir yerden durabilmeye başlamaları.
Bu noktada ayna etkisi dediğimiz mekanizma devreye girer. İçeride daha sakin ve tutarlı bir duruş oluştuğunda, hayat ve ilişkiler de bu düzeni geri yansıtmaya başlar. Tepkiler yumuşar, stresle temas biçimi değişir ve kişi kendini daha az zorlayarak ilerlediğini fark eder.
Bu yüzden dönüşüm sürecinin süresinden çok, kişinin kendi iç düzeniyle kurduğu ilişki belirleyicidir. Referanslarda gördüğümüz şey de büyük vaatler değil; küçük ama kalıcı yer değiştirmelerdir. Ve asıl kalıcı olan da tam olarak budur.
Katılımcıların çalışmalar sonrasında günlük hayatlarında ne gibi somut değişimler yaşadıklarını örneklerle anlatabilir misiniz?
Katılımcılarda gözlenen en temel değişim, günün zihinsel bir yapılacaklar listesiyle değil; daha berrak bir farkındalıkla başlamasıdır. Günün ilk anında zihnin otomatik olarak kontrol moduna geçtiğini fark edebilmek, sürecin kırıldığı ilk noktayı oluşturur.
Bu farkındalık, kişiyi düşüncenin içine çekilmekten alıkoyar. Kişi artık zihinsel baskıya kapılıp oraya takılı kalmaz; olup biteni bir adım geriden izleyebildiği bir mesafe kazanır. Bu duruş, bedende doğal bir gevşeme yaratır; omuzlar iner, nefes genişler, beden tehdit modundan çıkar.
Beden rahatladıkça zihin de eksik ve risk tarayan bir yerden çıkar. Dikkat dağılmadan kalabilir, üretkenlik artar ve kişi yaptığı işten keyif alabilir hâle gelir. Bu noktada kararlar daha sakin alınır, dikkat daha uzun süre korunur ve zihinsel yorgunluk belirgin biçimde azalır.
İletişimde ise önemli bir değişim gözlemlenir. Sürekli uyumlanma, açıklama yapma ya da kendini savunma ihtiyacı zayıflar. Kişi nerede durduğunu daha net hisseder; sınır koymak artık ekstra bir çaba gerektirmez. Dikkat, tekrar kişinin merkezine döner.
Bu süreçte hayatın temposu değişmez. Gün hâlâ yoğundur, sorumluluklar aynıdır. Değişen, kişinin bu yoğunluğun içinde nasıl durduğudur. Katılımcılar bu farkı çoğu zaman tek bir cümleyle ifade eder: “Gün hâlâ yoğun ama artık beni yönetmiyor.”

Bu programın düzenli uygulayıcıları için uzun vadede neler beklenebilir? (Örneğin özgüven, karar mekanizmaları, duygusal denge vb.)
Bu programı düzenli şekilde uygulayan kişiler için uzun vadede beklenen şey, hayatın bir anda değişmesi değil; hayatla kurulan ilişkinin yer değiştirmesidir. Bu yer değişimiyle birlikte, kişinin karşılaştığı deneyimlerin niteliği de dönüşmeye başlar.
İlk fark edilen şey, “şans” dediğimiz kapının daha sık çalıyor gibi hissedilmesidir. Ancak bu, dışsal bir mucize değil; içsel duruşun doğal sonucudur. Gerçek bolluk ve bereket, kişinin hayatın içinde nasıl durduğuyla birlikte yaşanır. Çünkü unutmamak gerekir ki hayat, bir ayna etkisiyle kim olduğumuzu ve nasıl baktığımızı bize geri yansıtır.
Bu duruş yerleştiğinde, kişinin fark etme kapasitesi belirgin biçimde artar. Hayat artık yalnızca sorunlar ve eksikler üzerinden okunmaz. Gündelik akışın içinde iyi, güzel ve işe yarayan olan daha net görünür hâle gelir. Bu, çoğu zaman “Art of Noticing” olarak tarif edilen, dikkatin olgunlaşmasıyla ortaya çıkan bir hâlidir.
Algı netleştikçe, anlamlı denk gelişler de daha sık yaşanır. Doğru insanlarla, bilgilerle ve anlarla karşılaşmak bir “işaret arayışı”na dönüşmez; zihinsel berraklığın doğal bir sonucu olarak ortaya çıkar. Senkronisite dediğimiz şey, burada mistik bir beklenti değil; dikkat ve seçim kapasitesinin artmasıdır.
Uzun vadede en önemli değişimlerden biri de şudur: Kişi artık fırsat kovalamaz. Hayatın önüne getirdiklerini sakinlikle değerlendirir, her şeye atlamak yerine işe yarayacak olana bilinçli şekilde yönelir. Bu da serendipity olarak tanımlanan, “chasing değil, seçme” hâlinin yerleşmesidir.
Özetle, programın uzun vadeli etkisi daha fazlasına sahip olmak değil; daha net, daha seçici ve daha uyumlu bir yerden yaşamak olarak kendini gösterir. Ve çoğu zaman dışarıdan bakıldığında “şans” gibi görünen şey, içeride kurulan bu yeni düzenin doğal sonucudur.
Kendi dönüşüm yolculuğunuzdan biraz bahseder misiniz? Bu alana gelme motivasyonunuz neydi?
İğneyi en önce kendime batırdım. Şunu çok net anladım: Kimse kimsenin hayatı hakkında ahkâm kesemez. Herkes için bir “ben” vardır, bir de içeride olan ben. Bu yüzden bu alana gelmeden önce, ilk kez gerçekten kendimle yüzleşmek istedim.
Açık söyleyeyim; bu herkesin harcı değil. Yüzleşmek ciddi bir emek, cesaret ve süreklilik ister. Ama insanın kendine bu alanı ve hakkı tanıması, başlı başına büyük bir değerdir.
Bu yolculuğa davranış bilimlerinin temel ve ileri seviye eğitimleriyle başladım. Eğitmen eğitimlerini de alarak uzun bir süre beyni ve egoyu anlamaya odaklandım. Zamanla şunu fark ettim: Bilimin çok güçlü olduğu alanlar var; ama her şeyi açıklayamadığı noktalar da var.
Bu dengeyi kaybetmeden ilerlemek için kadim bilgilerle temas etmeyi seçtim. Yoga eğitimi aldım. Ardından meditasyon ve nefes çalışmaları, metakognitif koçluk ve devamında ThetaHealing… Özellikle sezgisel anatomi, yaşam felsefesi, deneyim, manifestasyon ve yaratım gücü üzerine derinleştim. Silva Metodu da bu yolculuğun önemli duraklarından biri oldu.
Benim için bu bir “sertifika toplama” süreci hiç olmadı. Hayatın her anının öğretmeye devam ettiği, canlı ve dönüşen bir yolculuk bu. Şunu çok net gördüm: Netlik her şeydir.
Ve son olarak şunu söyleyebilirim: Eğer sana masada yer vermiyorlarsa, kendi masanı kurarsın.
Bilinçaltı çalışmaları kimi zaman metafizik ya da spiritüel olarak algılanabiliyor. Bu konudaki bilim – spiritüel yaklaşım dengesi sizin bakış açınıza göre nasıl olmalı?
Bana göre bu konudaki denge oldukça net: Zemin mutlaka bilim olmalı. Beyin, sinir sistemi, davranış kalıpları ve öğrenme mekanizmaları anlaşılmadan yapılan her çalışma, yoruma açık ve savrulmaya müsaittir. Bu nedenle benim yaklaşımımda bilim bir referans noktası değil; taşıyıcı zemindir.
Ancak şunu da dürüstçe kabul etmek gerekir: Bilim, insan deneyiminin tamamını açıklamıyor. Algı, sezgi, anlamlandırma ve içsel farkındalık gibi alanlarda hâlâ boşluklar var. İşte bu noktada spiritüel yaklaşımlar devreye girebilir; ama kanıt yerine iddia, yöntem yerine inanç koymadan.
Benim için denge, bilimi bir kenara bırakmak değil; bilimin henüz açıklayamadığı alanlarda ölçülü, dikkatli ve ayakları yere basan bir dil kullanabilmektir. Bu yüzden spiritüellik, yaklaşımımda bir açıklama biçimi değil; deneyimin dili olarak yer alır.
Bilim, neyi ve nasıl yaptığımızı gösterir. Deneyim ise kişinin bunu nasıl yaşadığını anlatır. Bu ikisi doğru yerlerinde durduğunda, yapılan çalışma ne mistikleşir ne de mekanikleşir. Aksine; anlamlı, güvenli ve sürdürülebilir bir zemine oturur.

“Gerçek sağlık, kendini sevmekle başlar” diyorsunuz. Bu söylemin programınızda nasıl bir yeri var?
“Gerçek sağlık, kendini sevmekle başlar” derken kastettiğim şey romantik bir iyi hissetme hâli değil; kişinin hayatın içinde nasıl durduğuyla ilgilidir.
Bunu bazen “aura” kavramıyla anlatıyorum. Benim için aura; mistik bir alan değil, kişinin hayata verdiği duruşun kendisidir. Yani geçmişi inkâr etmeden konuşabilme, bugünü taşıyabilme ve geleceğe yön verebilme kapasitesi. Bu da ancak dualitenin içinde kalabilmekle mümkün olur.
Buradaki dualite çok nettir: Hayat, aynı anda hem kabul edilmesi gereken bir gerçekliktir hem de üzerinde etkimiz olan bir alandır. Sadece kabullenmek pasifliğe götürür; sadece değiştirmeye çalışmak ise çatışma yaratır. Sağlıklı olan, bu iki hâli aynı anda tutabilmektir.
Bu noktada programda sıkça konuştuğumuz iki yön devreye girer. Yaratım gücü olarak adlandırılan taraf; duyabilen, fark eden ve alan açan bir kapasitedir. Diğer tarafta ise esneklik vardır: karar alabilmek, harekete geçebilmek ve uygulayabilmek. Sağlık, bu iki yönün birbirini bastırmadan birlikte çalışabilmesiyle ortaya çıkar.
Bu denge ise kişinin önce kendini duyabilmesiyle başlar. Öz-şefkat olmadan öz-değer oluşmaz. Kendi deneyimini ciddiye almayan biri, ne bugünü gerçekten taşıyabilir ne de geleceğini sağlıklı bir şekilde inşa edebilir.
Gerçek sağlık tam olarak burada başlar: Olanla kavga etmeden durabilmek ve yine de yön alabilmek. Bu duruş kurulduğunda, hayat da bunu ayna etkisiyle geri yansıtır.
13. Önümüzdeki yıllarda çalışmalarınızı hangi yönde derinleştirmeyi planlıyorsunuz? Yeni programlar, eğitimler ya da farklı çalışma alanları gündeminizde mi?
Önümüzdeki yıllarda çalışmalarımı tek yönlü, monolog bir yapıdan uzaklaştırarak; güncel bilgiyi aktarmaktan çok, birlikte düşünmeye ve hayatın içindeki dinamikleri paylaşarak anlamaya dayanan yeni nesil bir yaklaşım olarak derinleştirmeyi hedefliyorum.
Metakognitif koçluk yapısında benim için temel amaç; kişilerin pasif bir dinleyici konumunda kalmadığı, kendi dikkatlerini, karar alma biçimlerini ve iç süzgeçlerini gerçek yaşam örnekleri ve etkileşim üzerinden fark edebildikleri bir alan açmak. Yani anlatılanı dinleyen değil, sürecin aktif parçası olan bir katılımcı deneyimi yaratmak.
Bu nedenle bireysel çalışmalarda oluşan netliği, zamanla daha interaktif, dinamik ve paylaşıma açık grup yapıları, ekip çalışmaları ve kurumsal uygulamalara taşımayı planlıyorum. Buradaki öncelik, ölçek büyütmek ya da daha fazla içerik üretmek değil; hayatla temas eden, yaşayan ve dönüşmeye devam eden bir yaklaşımı farklı alanlara taşımak.
Benim için büyüme; daha çok şey anlatmak değil, daha çok temas edilebilen bir alan kurabilmek anlamına geliyor.

14. Dijital dönüşüm ve bireysel farkındalık alanındaki trendleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu alandaki geleceğin en önemli değişimleri ne olacak?
Dijital dönüşüm artık yalnızca teknolojinin hızlanmasıyla ilgili bir mesele değil. Asıl mesele, insanın bu hızın içinde zihinsel ve duygusal olarak ayakta kalabilmesi. Bugün fark yaratan şey, daha fazla bilgiye sahip olmak değil; bu bilgi yoğunluğu içinde zihni nasıl yönettiğimiz.
Önümüzdeki dönemde belirleyici olacak fark, daha çok bilenle değil; odaklanabilen, duygusal tepkilerini regüle edebilen ve belirsizlik altında net kalabilen bireylerle açılacak. Çünkü hız arttıkça karar kalitesi, duygusal dayanıklılık ve dikkat yönetimi daha kritik hâle geliyor.
Bu nedenle bireysel farkındalık artık “kişisel gelişim” başlığı altında değerlendirilebilecek bir alan değil. Aksine; performansın, sağlıklı karar almanın ve sürdürülebilir liderliğin altyapısı konumuna geliyor. İnsan, kendi iç süreçlerini yönetemediğinde; teknoloji ne kadar gelişmiş olursa olsun sistemin en kırılgan halkası hâline geliyor.
Gelecekte en önemli değişimlerden biri de şu olacak: Farkındalık, soyut ve iyi hissettiren bir kavram olmaktan çıkacak. Ölçülebilir, sürdürülebilir ve iş sonuçlarına doğrudan etki eden bir yetkinlik olarak ele alınacak. Yani zihinsel berraklık, duygusal esneklik ve dikkat yönetimi; “kişisel tercih” değil, profesyonel bir gereklilik hâline gelecek.
15. İş dünyası ve profesyoneller için zihinsel–duygusal çalışmalara yatırım yapmanın somut avantajları nelerdir?
İş dünyası ve profesyoneller için zihinsel–duygusal çalışmalara yatırım yapmanın karşılığı soyut değil, son derece somut çıktılarla ölçülür. Bu çalışmaların iş hayatındaki temel etkisi şudur: Daha net karar, daha düşük zihinsel maliyet.
Öncelikle karar kalitesi belirgin biçimde artar. Zihinsel yük ve duygusal reaktivite azaldığında, yöneticiler belirsizlik altında daha hızlı ve daha isabetli karar alabilir. Erteleme, aşırı analiz ve riskten kaçınma gibi davranışlar gözle görülür şekilde azalır.
Buna paralel olarak performans dalgalanması düşer. Çalışanlar yalnızca ideal koşullarda değil; baskı, yoğunluk ve belirsizlik dönemlerinde de daha istikrarlı performans gösterebilir. Bu da proje gecikmelerini ve hedef sapmalarını aşağı çeker.
Bir diğer önemli etki, çoğu zaman fark edilmeyen gizli maliyetlerin azalmasıdır. Zihinsel tükenmişlik; düşük verim, sessiz geri çekilme, artan hata oranı ve iç çatışma olarak geri döner. Zihinsel ve duygusal regülasyon arttıkça bu görünmez maliyetler düşer.
Yönetici–ekip ilişkilerinde de belirgin bir sadeleşme yaşanır. Duygusal farkındalık geliştikçe mikro-yönetim ihtiyacı, savunmacı iletişim ve pasif direniş azalır. Ekip içi koordinasyon hızlanır, karar akışı daha net hâle gelir.
Bu çalışmaların uzun vadeli etkilerinden biri de yetenek kaybı ve devir hızının düşmesidir. Çalışanlar çoğu zaman işi değil; sürekli zihinsel yükü, belirsizliği ve baskıyı terk eder. Bu yük hafiflediğinde, elde tutma oranları doğal olarak yükselir. Kurumsal kültür açısından bakıldığında ise değerler soyut söylemler olmaktan çıkar. Daha sakin, net ve iş birliğine açık bir çalışma biçimi olarak günlük iş yapışa yansır.
Son olarak, zihinsel dayanıklılığı yüksek ekipler uzun vadede daha öngörülebilir bir büyüme sağlar. Krizlerde dağılmayan, yön değişimlerine daha hızlı ve kontrollü adapte olabilen yapılar oluşur. Bu da kurumun sadece bugünü değil, geleceği daha sağlam bir zemine oturtmasını mümkün kılar.

Ekonomik Çözüm Gazetesi okurlarına iletmek istediğiniz özel bir mesaj var mı?
Ekonomik Çözüm Gazetesi okurlarına şunu söylemek isterim: Bugün yaşadığımız pek çok zorlanma, yetersizlikten ya da yanlış kararlardan değil; zihinsel ve duygusal olarak sürekli yük altında kalmaktan kaynaklanıyor.
Çoğu insan ne yapacağını biliyor. Ama bunu sürdürebilecek zihinsel berraklığa, duygusal dengeye ve iç düzeni koruyacak kapasiteye sahip değil. Sorun bilgi eksikliği değil; bilgiyi taşıyacak iç sistemin yorulmuş olması.
İş dünyasında başarı artık yalnızca strateji, hız ya da teknik beceriyle belirlenmiyor. Asıl fark; belirsizlik altında sakin kalabilen, tepkilerini yönetebilen ve zihinsel yükünü azaltabilen kişilerde açılıyor. Çünkü uzun vadede kazananlar, en çok çalışanlar değil; en iyi regüle olanlar oluyor.
Bu yüzden kendimizle ilgili sormamız gereken soru şu: “Daha fazlasını nasıl yaparım?” değil; “Bu hayatı hangi zihinsel ve duygusal kapasiteyle taşıyorum?”
İnsan kendi iç düzenini güçlendirdiğinde, dış koşullar bir anda değişmeyebilir. Ama kararlar netleşir, yük hafifler ve yön kendiliğinden belirginleşir. Benim yaptığım işin özü de tam olarak burada duruyor.
Hayatı zorlayarak değil, taşıyabildiğimiz yerden yaşamak mümkün.Ve bu, bugün her zamankinden daha kritik bir beceri.




Yorumlar